ataturk her millet hukumetin icraatina ortaktir225

Sövülen Darbe Övülen Demokrasi!

Hep birden bağırıyorlar:

“Darbeye karşıyız. Kahrolsun darbeciler, darbe demokrasiye vurulan hançerdir

İktidarın tüm sözcüleri, yandaş yazarlar, troller, tv’lerdeki ücretli propaganda elemanları meydan okuma moduna girdiler. iktidara yönelik en küçük bir eleştiriye hoşgörüleri yok. 

Ağzını açanı “darbeci, Fetöcü, terör destekçisi, PKK sevicisi… ” diye suçluyorlar.

Aralarından kimileri saray rejimini nasıl savunacaklarını, kimleri öldürüleceklerini açıklayıp göze girme hevesine kapıldı.

Esen yelin, uçan sineğin “darbeci” ilan edilmesine ramak kaldı.

Darbe en nefret edilen sözcük oldu. Darbe paranoyası yaratıldı.

Hava bulutlandı, deseniz “sen bana ördek dedin” diye işlem yapılıyor.

Muhalefet de darbe sözcüğüne karşı tam siper savunma durumda…

Sözcüleri, yazarlar, aydınlar, sanatçılar, bilim insanları, imzasız bir şikayetle, ya da tepeden bir emirle “darbeci” diye suçlanıp içeri atılmaktan çekiniyor olmalılar.

Bunların bir bölümü “ darbe çok kötü bir şeydir. Bütün darbelere karşıyız, 27 Mayıs bir darbedir, darbeleri lanetliyoruz ” diyerek koroya katılıyor.

Ana muhalefetin başkanı çekiniyor. 27 Mayıs’ı lanetleme korosuna katılıyor. İktidarın görüşlerini destekliyor.

Bundan 40 yıl önce herhangi bir yurttaşa sorsanız, 27 Mayıs’la ilgili hatırı sayılır bilgilere sahip olduğunu görürdünüz.

Bugün ise iktidarın söylediğini papağan gibi yineleyen, prof. ünvanlı yandaşlardan geçilmiyor.

Okullar, üniversite kürsüleri cehalete teslim... Milyonlarca genç 27 mayıs konusunda cahildir. Halkın çoğunluğu -yıllardır sürdürülen propagandalarla- özel olarak 27 Mayıs karşıtlığında koşullanmıştır. Kısaca; Türk aydınlanması cehaletin karanlığı karşısında bugün yenik durumdadır.

Demokrasilerde darbeye karşıt olmak değerlidir. Demokrasi olmayan düzenlerde, diktalarda karşı çıkmak ise başka bir anlam taşır. Zaten darbe ortamında yaşıyorsanız, darbeye karşı çıkmak birini  savunurken, öteki darbeye düşman olmak anlamına bile gelebilir.

Demek ki, bir darbeye karşı çıkarken, öncelikle mevcut yönetimin demokratik niteliklerini doğru değerlendirmek ilk koşuldur.

Gelen darbenin ne olduğunu ise önceden bilmek zordur.

27 Mayıs 1960 hareketinin 60. Yılını geride bıraktık.

Gazetelerde televizyonlarda “ bütün darbelerin anası 27 Mayıstır. ABD parmağı vardır. Demokrasiye ve milli iradeye darbe”  şeklinde cahilce ve düzeysiz propagandalara teslim olundu.

Karşı çıkan kimi cılız sesler ise davulların gürültüsüne karıştı.

Çocukluğumu anımsadım.

O yıl ilkokulu bitirmiştik. O dönemde İlkokulların da bitirme sınavları vardı. 60 kişilik kalabalık sınıfımız müzik sınavı için okul bahçesinde toplandık. Koro olarak bir marş söyledik. “olur mu böyle olur mu/Kardeş kardeşi vurur mu?..

(27 Mayıs öncesindeki gösterilerde gençlere üzerine ateş emri verilmiş, toplamda 5 kişi ölmüştü.)

İki gündür 27 Mayıs’ı yeniden araştırmaya giriştim.

Gazeteler ve internet dünyası 27 Mayıs’ı kötüleyen yazılarla dopdolu… Ansiklopedik ve doğru bilgi hak getire…

Ana Britannica ve Büyük Larousse’a baktım. Oldukça ayrıntılı bilgilere yer verilmiş. Büyük Larousse’da şu cümle ile başlayan uzun bir anlatım var: ”Türk silahlı kuvvetlerinin 27 Mayıs 1960’ta yönetime el koyması ve bu eylemle başlayan siyasal, yasal, sosyal gelişmeler verilen ad.”

Öncesi ve sonrasına değgin açıklamalarla devam ediyor.

Buraya kadar yazıya giriş yapmaya çalıştım.

Biliyorum, çok uzun oldu diyeceksiniz. Ne yapayım? Bu kez de böyle oldu, bağışlayın.

Soru:

Bir nesnenin, bir işin, bir buluşun, tarihsel bir olayın iyi - kötü;  doğru-yanlış; yararlı-zararlı olduğuna kim karar verebilir?

O durumdan zararlı çıkanlar “kötü-yanlış” diyecekler…

Yararlananlar ise; “iyi-doğru- yararlı” olduğunu savunacaklardır.

Her iki taraf da kendince haklıdır.

Söz gelimi feodaliteyi ve dinci karanlığın bitirilmesi egemenler için çok kötü olmuştur.

Bizde matbaanın kullanılmaya başlanması bu işten yaşamını kazananlar için kötüdür.

Türk devrimi Hilafet ve saltanat için kötüdür.

Taraflar kendi iddialarını sürdürürler, olağandır. Gerçeklerse zaman içinde ortaya çıkar.

Ama, toplum kesimlerinin de kendi zararlarına olan işleri savunmaları doğru olabilir mi?

Bu seçim, toplumun kültür düzeyini, ilgisizliğini, bilgisizliğini, aldatılmaya eğilimini gösterir.

Politikacı da bilir ki; aynı konu üzerinde sürekli demagoji yapmak, havanda su dövmek, sadece toplumu yanıltmaya, yanlış yönlendirmeye, ilerlemeyi önlemeye yarar.

Siyaset arenamızdaki gladyatörler işte bu yüzden aynı konuyu sürekli olarak gündemde tutarlar. Sıkıştıkça yeniden ısıtırlar. Halkı aptal yerine koyarlar. Elbette sorun çözülecek yerde iyice karmaşıklaşır, zorlaşır. Sürekli bir anlaşmazlık konusu olarak yaşatılır.

Bilinmelidir ki;

Tarihsel olaylar, fikir tartışmaları kapsamında, ilgili alanların uzmanlarınca değerlendirilir. Toplumsal ve siyasal kavgaların aracı olarak kullanılmaları çözüme hizmet değildir. Halkın yararını gözetmemek anlamına gelir.

Buradan hareketle, sorunun doğru yanıtını sanırım şu tümcelerde bulabiliriz:

Herhangi bir tarihsel olayın iyi mi-kötü mü olduğu o topluma yararı ile ölçülür. Bu da olayın öncesi ve sonrası arasındaki uzunca bir sürecin nesnel olarak (objektif) yorumlanmasını gerektirir.

Yani; tarihsel olayların yargılanması, yine tarihin işidir.

Kararı o verir.

27 Mayıs, üzerinden 60 yılın geçtiği tarihsel bir olaydır.

Hakkında doğru bir karar vermek için- öncesi ve sonrası ile- tarihin terazisinde ölçülmesi- en doğru değerlendirme yoludur.

Bunu yapan araştırmacı bilimciler vardır. Ünlü(!) değildirler. Adları pek duyulmaz. Çoğu zaman önlerine çeşitli engeller çıkarılır. Yeterli desteği bulamazlar. Bilimsel etik ve onurları adına iğneyle kuyu kazarak çalışırlar, üretirler.

Bilimsel değerlendirme, popülist siyaset erbabının işine gelmez. Onlar her zaman halkı kandırılacak kitleler olarak görürler. Doğru, dürüst, gerçekçi olmak, hesap vermek yürüdükleri yollardaki büyük engellerdir.

Çünkü gerçekler çoğu kez iktidarları rahatsız eder.

O yüzden de, yakın tarihimiz ve 27 Mayıs hakkında çoğu anılardan oluşan yayınların dışında nesnel –bilimsel yayınların azlığına şaşıramıyoruz.

Şimdi 1950-60 arasındaki demokrasi uygulamalarına bir göz atma zamanıdır:

1)      Dinciliğe ve tarikatlara büyük itibar kazandırıldı. Destek olundu. Laiklik ilkesi çiğnendi.

2)      Halk evleri kapatılıp mallarına el kondu. Oysa halkevleri birer aydınlanma kalesiydi. Atatürk’ün eseriydi.

3)      Köy Enstitüleri kapatıldı.

4)      CHP’nin mallarına el konuldu. Son dönemde partiyi kapatma girişimi bile yapıldı.

5)      Muhalefete baskı ve şiddet uygulandı. Muhalif partilere oy veren Malatya, Kırşehir gibi iller cezalandırıldı.

6)      Arap harfleriyle öğretim yapan kurs ve dershanelere izin verildi. Kurs ve cami yaptırma, Komünizmle mücadele dernekleri,  Türk Devrimi karşıtı, gerici çalışmaların karargâhları olarak yapılandılar.

7)      ABD’ye yaranmak için, yasaya uyulmadan Kore’ye asker gönderildi. 700 Dolayında şehit verdik.

8)      NATO’ya girildi. Türkiye’nin yansızlığına kesin olarak son verildi. Kontrgerilla kurularak (Seferberlik Tetkik Dairesi, Özel harp dairesi) Türkiye, ABD’nin “Yeşil Kuşak” projesine hizmet edecek şekilde yapılandırıldı.

9)      Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atılması provakasyonu ile İstanbul’da karışıklıklar çıkarıldı. Rum, Yahudi, Ermeni yurttaşların evlerine ve mallarına el konuldu. İstanbul’daki azınlıklar büyük ölçüde Türkiye’yi terk ettiler.

10)     Hükümet sebep olduğu kötü olayları muhalefetin üzerine yüklemeye çalıştı. İdam isteğiyle davalar açtı.

11)     Fener patrikhanesinin başına Türk vatandaşı olması gerekenlerin seçilebileceği kuralı bozuldu. Ekümenikliğe ilk adım atılmış oldu.

12)     ABD’nin istediği gibi bir “Petrol Kanunu” çıkarıldı. Özelleştirme kapısı aralandı. İstanbul’da 10 bin arsa ve 500 bina satışa çıkarıldı. Bazı traktör ve basma fabrikaları satıldı. Nuri Demirağ’ın uçak fabrikası kapatıldı.

13)     Profesörlere politika yasaklandı. Basına sansür ve baskı uygulandı. 1958 yılına kadar Hüseyin Cahit, Cüneyt Arcayürek, Aziz Nesin, Kemal Tahir, Asım Bezirci, H. İzzettin Dinamo dahil 811 gazeteciye hapis cezası verildiğini dönemin adalet bakanı açıkladı. Basın suçlarının cezaları artırıldı. Muhalif gazetelere kapatma cezaları uygulandı.

14)     Hükümete, başbakana hakaret gerekçesiyle davalar açıldı. Cezalar verildi. Gazetecilerin yazdığı haber ve yazıların doğruluğunu mahkemede ispat etmeleri yasaklandı.(İspat hakkı)

15)     CMP genel başkanı Osman Bölükbaşı hapis cezasına çarptırıldı. CHP genel sekreteri Kasım Gülek çeşitli defalar tutuklandı. Kürsülerden polis zoruyla indirildi. İktidar tarafından ana muhalefet lideri ve Kurtuluş savaşı kahramanı İsmet İnönü’nün yurt içi gezileri engellendi. Uşakta, Kayseri’de, İstanbul’da taşlı-sopalı saldırılara uğradı. Linç edilmekten kurtuldu. Meclis oturumlarına katılması 13 gün yasaklandı.      

16)     Devlette tam bir tasfiye yapıldı. Liyakat gözetilmedi. Yandaşlık tek ölçü haline geldi.

17)     DP’nin camilerde düzenlediği mevlit programları devletin radyosunda parti propagandası yapılarak yayımlandı.   

18)     Başbakan Adnan Menderes, muhalefeti “siyasi sapıklık, sahte ihtilalcilik, inkârcılık, adi ve alçak iftiracılık, sahte hürriyetçilik ve terörle suçladı.

19)     Özellikle 1957 seçimlerinde seçim hilelerine başvuruldu. Seçimden sonra yapılan TBMM’nin ilk toplantısı tankların kuşatması altında yapıldı.

20)     İktidar muhalefete karşı “vatan cephesi” adıyla bir kuruluş oluşturdu. Muhalefeti düşman yerine koydu. Devletin tek radyosu her gün, saatler boyunca vatan cephesine katılanların adlarını okudu.

21)     Cumhuriyet tarihinin en büyük devalüasyonu yapıldı. Dolar 2.80’den 9 TL’ye çıkarıldı.

22)     DP, CHP nin araştırılması için tümü DP milletvekillerinden oluşan Tahkikat Komisyonu’nu kurdu. Komisyon, mahkeme yetkisinde olacak, CHP lileri tutuklayabilecek ve gerekirse partiyi kapatabilecekti.

Bu örnekler dönemi anlamamız için yeterlidir.

Sanırım, dönemin nitelikleri konusunda bir fikir sahibi olunmuştur.

Nice partizanlık, yolsuzluk, yandaşa peşkeş çekmelerden söz ederek daha fazla uzatmak bu yazının hacmini aşar.

Saidi Nursi’den medet uman, elini öpen, broşürlerini bastıran bir başbakanın günümüz iktidarına örnek olmasına, demokrasi şehidi sayılmasına kimse şaşırmamalı…

O kadar ki, Londra’daki uçak kazasından kurtulan Adnan Menderes evliya mertebesine yükseltilecek, Adana’da kendisini karşılayanlar arasındaki bir yurttaş, bacakları arasına yatırdığı çocuğunu kurban etmeye çalışacaktı.. Aynı kişinin Menderes’e verilen idam cezasını alkışlaması sadece bir ironi olabilir mi? Yoksa cehaletin ve yalakalığın sınırsızlığı mıdır?

Özetlersek;

DP iktidara gelir gelmez basını, yargıyı, üniversiteyi, muhalefeti, bürokrasiyi, Atatürk’ü, devrim ilkelerini karşısına aldı. Cumhuriyetle hesaplaşmaya başladı.

Zamanla bütün kurum ve kuruluşları ele geçirdi. Anayasa ve yasaların dışına çıktı. Tek parti diktatörlüğüne özendi.

Durum böyleyken DP dönemini demokratik, yöneticilerini de demokrasi kahramanı saymak olacak iş midir?

1950-1960 arası Demokrat partinin iktidar dönemi bize hiç de yabancı gelmiyor!

Yukarıda sıralanan olayların, - özellikle kalın italik harflerle yazılanların- günümüzde yaşadığımız olaylarla yakın benzerliği dikkatinizi çekmiştir.

Sanki 42 yıllık bir aradan sonra aynı senaryonun devamı oynanıyor!

Tamamlanmamış bir iş bitiriliyor.

Ancak; tarihin öğrettiği bir şeyler var.

O yüzden, oyunun geçmişteki gibi bitmesini kimse istememeli…

Onların istediği gibi de bitmemeli…

Özen gösterilmesi gereken nokta burasıdır.

“Beni millet seçti, istediğimi yaparım” anlayışı hiçbir zaman doğru çıkmamıştır.

 Demokrasilerde iktidar, millet tarafından, geçici bir dönem için, anayasa ve yasalar çerçevesinde ülkelerin yönetilmesi koşuluyla verilir.

Türkiye cumhuriyetinin kuruluşundaki amaç ortada…

Görüyoruz ki;  2002 yılından beri, cumhuriyete karşı eylemler ve rejim değiştirme girişimleri oldukça ileriye taşındı.

Her fırsatta daha da ileriye gideceklerini söylemeleri, toplumu karpuz gibi yarmaları anlaşılır değil… Belki de -kendi yaptıklarının suç olduğunu bildikleri için- her şeyden, her yerden ve herkesten sürekli kuşkulanıp darbe paranoyası yaşıyorlar.

Ancak; demokrasi övgüsü yaparak, demokrasiyi yok edip bir diktatörlük kurmanın bir hak olmadığı en azından Hitler örneğinden beri çok iyi biliniyor.

Yazının başında tarihsel gelişmelerin zaman içinde öncesi ve sonrasıyla değerlendirilip, haklarında ancak ondan sonra doğru bir hüküm verilebileceğini anlatmaya çalışmıştım.

Bu bağlamda, bir karşılaştırma yapabilmek için, 27 Mayıs askeri müdahalesinin ardından elde edilen kazanımlara bakmanın sırasıdır:

1)      Kuşkusuz ki 27 Mayıs’ın getirdiği büyük kazanım 1961 anayasasıdır. O anayasanın kazandırdıkları ise bugün de özlemle aradığımız demokratik düzendir. Özgürlükler ve insan haklarıdır.

2)      İki meclisli anayasal bir parlamenter düzen kurularak devlet erkler ayrılığı ile yönetildi. Devletin yasama, yürütme ve yargı yetkileri ilgili kurumlara verildi. (Çağdaş demokrasilerin Kuvvetler ayrılığı ilkesi)

3)      Emeğin örgütlenmesinin, toplu sözleşme ve grev hakkının, toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin önündeki engeller kaldırıldı.

4)      Anayasa mahkemesi kurularak rejimin koruyucusu en yüksek mahkeme oluşturuldu.

5)      Türk Dil ve Türk Tarih kurumlarına özerklik getirildi.

6)      TRT kurularak özerk radyo ve televizyon yayıncılığı sayesinde baskı ve emir altına alınmayan, yurttaşların yansız, doğru ve gerçek haber alması sağlandı.

7)      İktidarın denetlenmesi sağlam kurallara bağlandı.

8)      Kamu yönetiminde şeffaflık ve liyakatın esas alınması için kurallar getirildi.

9)      Laiklik ve öteki cumhuriyet ilkeleri korundu.

10)     Basına özgürlük sağlandı.

11)     Üniversiteler özerkleştirildi.

12)     Güçlü kamu kurumları oluşturuldu. Kooperatifler, birlikler kuruldu.

13)     Laik, sosyal, demokratik, ulusal hukuk devletinin temelleri atıldı.

14)     Kişi hak ve ödevleri çağın gereklerine göre düzenlendi.

15)     Hiçbir yurttaşın oyunun boşa gitmeyeceği bir seçim kanunu yürürlüğe kondu.

27 Mayıs’ın getirdiği düzen yeniden Atatürkçülüğe dönmeyi ve onu tamamlamayı amaçlamıştı.

Bütün bunların sağlanması bir süreç içinde zamanla tamamlanacaktı. Eksikler, yanlışlar oldu. Değişik iktidarlar farklı işler yaptılar. Anayasaya tam olarak uymadılar. Süre de yetmedi.

Ancak tutulan yol ve gidilen yönün kuralları kesin olarak konmuştu. Gerisi iş başına gelen kadroların işiydi.

Ne yazık ki 1971 ve 1980’de vurulan darbelerle 27 Mayıs’ın sağladığı her şey geri alındı.

Yine sormanın zamanı geldi:

Demokrasiye hançer diye sürekli olarak saldırılan 27 Mayıs askeri müdahalesinin getirdiği bir düzen mi, yoksa 1950-60 arası dahil olmak üzere, bugüne kadar yaşanılan bütün zamanlar mı demokratiktir?

İktidara bakılırsa, bugün millet iradesinin gerçekleştiği, demokratik bir yönetim vardır.

Bir de, 27 Mayıs’ın getirdiği ulusal, sosyal, demokratik hukuk devleti…

Karşılaştırın.

1971’de darbelenmesine karşın 1980 yılına kadar süren 27 Mayıs anayasasının kurduğu devlet düzeninin sağladıklarını görünce “bugün diktatörlükle yönetiliyoruz” sonucuna varırsanız yanlış olmaz.

Darbeler ve demokrasi konusunda şunları da anımsatmak yararlı olabilir:

İnsanlık tarihi, darbeler tarihidir.

Bütün devletler yüzlerce darbe içinde varlıklarını bir şekilde sürdürmeye çalışmışlardır.

Tarihin en büyük, en ünlü, en kahramanları ve devlet adamları darbeci olduğunu biliyor musunuz?

Eski Yunanda Psistratos, Perslerin kurucusu Kiros,  İmparator Daryüs, Roma imparatoru Sezar, Napolyon, İngiltere’de Palamentoyu basıp dağıtan Kromvel; Hun devletinin en büyük hakanı Mete Han; Moğollar’da Cengiz Han; İslâm peygamberi Hz. Muhammet; Osman Bey, Babasını alaşağı eden Yıldırım Beyazıt…

Ve daha binlercesi…

Saymaya devam edersek tarihin darbelerden ve saldırılardan ibaret olduğunu görürüz.

Ben diyeyim on bin, siz deyin yüz bin, hatta milyonlar…

Tarih, son yüzyıllarda demokrasi vadeden sayısız diktatörün de mezarlığıdır.

İşte bu yüzden kafa sallayarak “her türlü darbeye karşıyım” diye 27 Mayıs’ mahkûm edenlere katılan Atatürkçülere, yarı aydınlara ve solcu geçinenlere içerliyorum.

Bir daha darbe olmaması; darbeye karşı çıkmak kadar, darbeye neden olanların, darbe ortamı yaratanların eleştirilmesinden, onlara karşı çıkılmasından geçmiyor mu?

Karşıdevrimin ücretli fedaileri, müfterileri, davulcuları sizi nasıl bu hale getirdi?

Görüyorsunuz ki; darbe diye sürekli küfredilen 27 Mayıs; özgürlük ve demokrasi yolunda atılan büyük bir adımdır.

Demokrasi diye övülen DP dönemi ve 2002-2020 arasındaki AKP iktidarının son yıllarında ise demokrasi sadece bir söylemdir.

Gerçekte Otoriter bir tek parti yönetimidir.

Bilinsin istedim.

Altan ARISOY – 01 Haziran 2020

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Son Yazılar